20.09.2026 22:32 | Güncelleme Tarihi: 22.09.2026 22:39
Bugün köşemde sizlere bir mektup paylaşacağım.
Bana ulaşan bu mektup, yaşanmış ve hâlâ yaşanmakta olduğu ileri sürülen bir aile dramını anlatıyor. Mektubun sahibinin kimliğini, çocuğunun ve ailesinin daha fazla zarar görmemesi için elbette paylaşmıyorum.
Mektup şöyle başlıyor:
“Selahattin Bey, sizi uzun yıllardır takip ediyorum. 2001 yılında Adana’ya taşındım. Yeni Şafak Gazetesi aboneliğimi de size bildirmişler. İlk ödememi yapmak üzere eski vergi dairesinin karşısındaki ofisinize geldim. Ödememi yapıp çıkmak üzereyken siz kapıdan girdiniz ve güler yüzlü bir şekilde bana selam verdiniz. Ayaküstü kısa bir sohbetti. Hatırlamanız elbette mümkün değil.
Bir dağıtıcı hastalandığında sabah evimin kapısına arabanızla, koyu gri Kartal Şahin’le gazeteyi bıraktığınızda sizin nasıl bir görev adamı olduğunuzu anlamıştım.
Yıllar geçti. Şimdilerde emekli olmuş, kendisini çocuğuna adamış bir babayım.
Size yazmamın sebebi, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un mağduru olduğumu düşünmem.
Ömrüm boyunca hiçbir şiddet olayının içerisinde olmadım. Eşimle 20 yıllık bir evliliğimiz var. 20 yıl boyunca eşime bırakın el kaldırmayı, sözlü olarak dahi ciddi bir tartışmamız olmadı.
Eşim birkaç yıl önce devlet memuru oldu. Memur olduğunda henüz 5 yaşında olan çocuğumuz ilkokul ikinci sınıfa gidiyordu.
İlk birkaç ay sorunsuz geçti. Eşimle birbirimize verdiğimiz bir söz vardı. Ben emekli olmuştum, çocukla ilgilenecek; o ise çalışacaktı.
Sonra bir şeyler değişmeye başladı.
Eşim bana ve çocuğumuza karşı ilgisiz davranmaya, iletişimini saklamaya başladı. Benim açımdan evliliğimizde ciddi bir değişim yaşanıyordu.
Elbette 20 yıllık eşi olarak bu değişimi sorgulamam normaldi. Aylarca sabrettim. O aylarda çok şey yaşadım.
Ama emin olun, bir gün bile aklımdan eşime şiddet uygulamak geçmedi.
Ben ailemden hiçbir zaman şiddet görmedim. Babam da annem de merhametli insanlardır. Babam gelinini kızı gibi sever. Annem, eşime kendi kızlarından bile fazla ihtimam gösterirdi.
Eşime o kadar güveniyordum ki, yıllarca çalışıp taksitle aldığım evin tapusunu bile onun üzerine yaptım. Neden yapmayayım? Biz bir aileydik. Eşimdi. Hayat arkadaşımdı.
Sonra bir gün ‘Hadi ayrılalım’ demeye başladı.
Önce ‘Evi sat, sonra anlaşmalı boşanalım’ dedi. Kabul etmeyince evi terk edip başka bir eve çıktı.
Ben aylardır çocuğuma hem annelik hem babalık yapıyorum. O ise hafta sonları iki gün çocuğu alıp pazar akşamı geri getiriyor.
Evi satmam dedikçe tartışmalar büyüdü.
Nasıl satayım?
Bu ev çocuğumun doğduğu yuva. Koltukları, oyuncakları, odasındaki çalışma masası, televizyonu, tableti, bilgisayarı… Çocuğum için burayı yuva yapan her şey burada.
‘Sat, yarısının parasını ver, sen ne yaparsan yap.’
Satmak bu kadar kolay mı?
Satmam dedikçe eve gelip saldırılar, kapı ve çerçevelerin kırılması başladı. Korkumdan sesimi bile çıkaramıyorum. Bir şey desem hemen şikâyet edileceğinden korkuyorum.
Bu yaşıma kadar vücudumda olmayan izlerin, yaşadığım saldırılar nedeniyle oluştuğunu söylüyorum.
Bir erkek için bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz?
Darp edilmek…
Hem de eşi tarafından.
İş o kadar ileri gitti ki, önceleri çocuğumuzdan saklayarak yaptığını söylediğim bu saldırıların artık çocuğun gözleri önünde gerçekleştiğini anlatıyor.
Ben çocuğumu alıp göğsüme yaslıyorum ki korkmasın.
Eşim başka bir evde yaşamasına rağmen bana uzaklaştırma kararı aldırdı. Bir gün sonra ise bu karardan vazgeçtiğini söylüyor.
Boşanma davası da açtı. Davadan da feragat ettiğini anlatıyor.
Dava dilekçesi kendisine ulaştığında eşine, ‘Allah rızası için, bir günden bir güne ben sana şiddet uyguladım mı? Yazdıklarının hepsi iftira. Allah’tan korkmuyor musun?’ diye sorduğunu; eşinin ise ‘Avukat yazdı. Boşanmak için gerekçe lazımdı’ dediğini aktarıyor.
Mektubun ilerleyen bölümünde tehditlerden söz ediyor.
‘Evi satmazsan, yarısının parasını vermezsen gelip evi yakarım, arabayı parçalarım’ şeklinde tehdit edildiğini iddia ediyor.
Sonra bana şu soruları yöneltiyor:
‘Öyle şeyler yaşıyorum ki anlatamam. Ama sorsanız kadın mağdur. Kimse “Bu kadının anlattıkları doğru mu?” diye sormuyor.
Bu psikolojideki biri devlet memuru nasıl olur?
Nasıl çocuğuna bunları reva görür?
20 yıllık eşine neden bunları yapar?
Kadın her gün beni tehdit ediyor. “Satmazsan, yarısının parasını vermezsen gelip evi yakarım, arabayı parçalarım” diyor.
Burada size yazdıklarım özetin özeti.
Tek taraflı hukuk olur mu?
Şiddet gördüğünü ve vücudunda hâlâ darp izleri bulunduğunu söyleyen bir erkek nasıl uzaklaştırılan taraf olur?
6284 sayılı Kanun cinsiyete dayalı değilse, şiddet mağdurunun can güvenliğini korumaya yönelikse benim ve çocuğumun güvenliği nasıl sağlanacak?
Darp edildiğime dair görüntüler bile var. Ama şikâyetçi olmaya korkuyorum. Çünkü haber olacağımdan endişeliyim. Dijital çağda çocuğumun bu haberlerle ömür boyu yaşamak zorunda kalmasından korkuyorum.
Benim geleceğim mi önemli, çocuğumun geleceği mi?
Ne yapmalıyım bilmiyorum.
Adımı, soyadımı vermeden bunu kamuoyuna duyurun.
Benim gibi başka insanlar var mı bilmiyorum. Ama ben çıkamadım işin içinden.
Yazın bunları ki tek taraflı ‘kadının dediği doğrudur’ yaklaşımı değişsin.
Adalet terazisi dengeli tartmalı.
Lütfen devlet büyüklerimiz bu sorunu görsünler. Bu çarpık yaklaşım düzeltilsin.
Ne kadın ne erkek şiddet görmeli.’
Mektup bu satırlarla bitiyor.
Ben de bu mektubu köşeme taşıyorum.
Ancak daha en başta önemli bir noktayı ifade etmek istiyorum:
Burada anlatılanların tamamı mektup sahibinin iddialarıdır.
Karşı tarafın görüşünü bilmiyorum. Dolayısıyla bu yazıyı bir kadını suçlamak, bir erkeği haklı çıkarmak veya herhangi bir kişi hakkında hüküm vermek amacıyla kaleme almıyorum.
Fakat bu mektubu da görmezden gelemem.
Çünkü mektup sahibinin anlattığı tablo doğruysa, ortada son derece ciddi iddialar var.
Şiddet iddiası var.
Darp iddiası var.
Tehdit iddiası var.
Çocuğun gözü önünde yaşandığı ileri sürülen olaylar var.
Ve “seni öldürürüm, evi yakarım, arabayı parçalarım” şeklindeki tehdit iddiası var.
Bunların tamamı araştırılması gereken iddialardır.
Mektubun özellikle bir bölümü dikkatimi çekti:
“Bu psikolojideki biri devlet memuru nasıl olur? Nasıl çocuğuna bunları reva görür? 20 yıllık eşine neden bunları yapar?”
Bu soruların cevabını elbette ben veremem.
Bir insanın psikolojik durumu hakkında yalnızca karşı tarafın anlattıklarına dayanarak hüküm vermek doğru değildir.
Fakat bir çocuğun şiddet ve tehdit iddialarının ortasında kaldığı ileri sürülüyorsa, konu artık sadece iki yetişkin arasındaki evlilik anlaşmazlığı olmaktan çıkar.
Çocuğun güvenliği de meselenin merkezine oturur.
Üstelik mektup sahibi, “Burada size yazdıklarım özetin özeti” diyor.
Bana anlatıp da yazıya koymadığım başka ayrıntılar da var.
İnanın, bazılarını yazmaya elim varmadı.
İnsanın okudukları karşısında “Gerçekten böyle de olur mu?” diyeceği ayrıntılar bunlar.
Fakat tekrar ediyorum:
Bunlar mektup sahibinin iddialarıdır.
Karşı tarafın anlatacaklarını, savunmasını ve elindeki delilleri bilmiyoruz.
Bu nedenle kimseyi mahkûm etmiyoruz.
Bizim yaptığımız, bir erkeğin de kendisini şiddet mağduru olarak gördüğü bir olayda sesini duyurmak ve önemli bir soruyu gündeme getirmek:
Madalyonun diğer yüzüne de bakmak gerekmez mi?
Kadına yönelik şiddet, toplumumuzun önündeki en önemli sorunlardan biridir. Kadınların şiddetten korunması, tehdit ve saldırıların önlenmesi elbette vazgeçilmezdir.
Ancak şiddetin cinsiyeti olur mu?
Bir kadın şiddet gördüğünde nasıl korunması gerekiyorsa, bir erkek şiddet gördüğünde de korunması gerekmez mi?
Bir kadın haksız yere suçlanabiliyorsa bunun da önüne geçilmeli; bir erkek haksız yere suçlanıyorsa onun da hakkı korunmalı.
Çünkü adalet, mağdurun kadın ya da erkek olmasına göre değil, gerçeğin ne olduğuna göre tecelli etmeli.
6284 sayılı Kanun’un amacı şiddeti önlemek ve mağduru korumaktır. Bu korumanın gerçekten şiddet gören herkesi kapsaması gerekir.
Bir insanın kadın olması onu otomatik olarak haklı yapmadığı gibi, erkek olması da otomatik olarak haksız yapmaz.
“Kadının beyanı esastır” tartışmasının ötesinde, somut olayın bütün yönleriyle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
İddia varsa delil araştırılmalı.
Şiddet varsa fail kim olursa olsun önlenmeli.
Mağdur kim olursa olsun korunmalı.
Ve çocuk varsa, onun üstün yararı her şeyin önünde tutulmalı.
Çünkü anne ile babanın kavgasının bedelini çoğu zaman çocuk ödüyor.
Çocuğun gözü önünde yaşanan her tartışma, her tehdit, her saldırı onun dünyasında derin izler bırakabiliyor.
Bu yüzden meseleyi kadın-erkek kavgasına indirgemek doğru değil.
Mesele insan meselesidir.
Mesele aile meselesidir.
Mesele çocuk meselesidir.
Ve en önemlisi, mesele adalet meselesidir.
Bu mektubun doğruluğunu ben belirleyemem.
Bunu hukuk belirleyecek.
Mahkemeler, savcılıklar ve ilgili kurumlar iddiaları araştıracak, delilleri değerlendirecek ve gerçeği ortaya çıkaracak.
Ama toplum olarak bizim de yapmamız gereken bir şey var:
Önyargılarımızı bir kenara bırakmak.
Kadın mağdur olduğunda nasıl yanında duruyorsak, şiddet gördüğünü söyleyen erkeğin sesini de duyabilmek.
Çünkü şiddetin kadını da erkeği de olmaz.
Şiddetin mağduru olur.
Ve her mağdurun sesi duyulmalıdır.
Kadınların güvenliği kadar erkeklerin güvenliği de önemlidir.
Adalet terazisi de tam burada devreye girer.
Terazi, kadın diye bir kefeyi ağırlaştırmamalı.
Erkek diye diğer kefeyi de hafife almamalı.
Terazi, hakikati tartmalı.
Çünkü gerçek adalet ancak o zaman adalet olur.